Eğitimin 6N’si 1: Niçin Öğrenmeliyim? | Eğitimin Amacı

Genel ve özel olmak üzere iki amaç uğruna gerçekleştirilen eğitim etkinliği, bu amaçlarını öğretim ve öğrenim üzerinden şekillendirmeyi esas alır. Eğitimde genel amaç, insanların bir arada yaşama olanaklarını artırmaktır. Bunun için eğitim etkinliği, öncelikle öğrencilerin erdemli birer insan olması için gerçekleştirilir. Nitekim özel amaç da bu genel amacı tamamlayıcı bir unsur olarak var olur: bireylerin erdemli bir insan olarak bir arada yaşama alanlarına katılması –sözgelimi bir mesleği ve o mesleğin gerektirdiği görevleri erdemli bir şekilde yürütmek.

Uyarı: Bu metin Varlık Akademi Projesi (VAP) için üretilmiş özgün bir içerik olup telif hakları kapsamında korunmaktadır. Metnin telifi yazarına aittir. Yazardan yazılı izin alınmadığı sürece, metnin başka bir sitede ya da basılı bir yayın organında kullanılması yasaktır. Tanıtım amaçlı yapılacak kısa alıntılarda site isminin ve bu sayfaya ait linkin tam olarak belirtilmesi zorunludur.

Elbette ilk paragrafta sarf edilen ifadeler, mantıksal bir zorunluluğu içermez ve bu sebepten eğitim, pek çok kişi için çok farklı anlamlar ifade edebilir. Bununla birlikte mevcut eğitim kuramları üzerine demagoji yapmanın eğitimin ne olduğunu düşünmek demek olmadığı da göz ardı edilmemelidir asla. Bu noktada, bir konu üzerine yapılan her düşünme eylemi gibi, eğitim üzerine yapılan bir düşünme eyleminin de bir argüman zinciri oluşturma çabasını sarf etmesi gerekir. Ve zorunlu olarak her argüman zincirinin bir başlangıç noktasının da olması gerekir. Bu metin, bilinçli olarak gösterilen böyle bir çabanın ürünü olup kendine başlangıç noktası olarak aldığı temel sayıltı şudur:

Eğitim, bir insanın bir arada yaşama alanlarına katılma olanağını var ettiği ve bu olanakları geliştirdiği ve arttırdığı ölçüde bir anlam ifade eder.

***

Tarih boyunca eğitim üzerine düşünen ve bilhassa eğitim kuramlarından söz edebileceğimiz insanların hemen hepsi, değerler üzerine kurulu paradoksal bir ütopya oluşturmaktan öteye gidememiştir. Değerlerden yola çıkıp, değerler adına inşa edilen bu kuramların acı bir mirası olarak 21. yüzyıl dünyasında halen bir eğitim terminolojine sahip değiliz.

Eğitim üzerine düşünürken, kurucu bir unsur olarak neden ilkelerden değil de değerlerden başlamak gerekmektedir? Kuşkusuz böyle bir yaklaşımı haklılaştırabilecek sağlam bir argüman zinciri kurulamaz. Çünkü böyle bir düşünme çabası, değerler adına ilkeleri tasfiye etmeye yol açar. Bu yüzden değerler üzerine kurulu ilkesel zeminden yoksun düşünme çabalarının elde edilebileceği her tür sonuç paradoksal ütopyalar dışında bir şey olmayacaktır –ve görünen o ki, olmamıştır da!

Şu halde, değerler adına ilkelerin tasfiyesiyle yola çıkamayız!  Çünkü bir değerin aksine bir ilke, bir ön-kabule değil, bir seçime işaret eder. Bu yüzden ilke, kendini düşünür, kendini dikkate alır ve her şeye kendiyle başlar. Değerler ise sadece uygulanır ve uygulanıp uygulanmadıkları gözlemlenir –ve hatta denetlenir. Değerler ahlaki bir zemin üzerinde bulunurken, ilkeler etik bir zeminde bulunur. Bu yüzden değerlerden başlayıp ilkelere ulaşamayız, aksine ilkelerden başlayıp değerlere ulaşabiliriz. Bu noktada, bu metnin temel sayıltısı aynı zamanda ilkesel bir başlangıç noktasına da işaret eder: insanların bir arada yaşama olanaklarını artırmaya çalışan bir etkinlik olarak eğitim.

***

Bir etkinliğe yönelik bir arada yaşama olanaklarını var etme, geliştirme ve artırma yönünde saptanan bir amaç, zorunlu olarak etik bir endişeyi taşır içinde. Etkinlik kavramının dinamizmi, ilke kavramının gelip geçici olmamasını gerektirir. Şu halde, ilkeler sabit olmalıdır, çünkü aksi bir durum ilke kavramının boş bir şekilde kullanımına işaret eder ve boş bir şekilde kullanılan ilke kavramı, sadece kendisinin gelip geçiciliğini değil aynı zamanda geçersizliğini de göstermiş olur.

Esasen, gelip geçici ilkeler üzerine kurulu olan eğitim yaklaşımları sahte temeller üzerine inşa edilmiş değerler üretir. Bu eğitim yaklaşımlarının durmaksızın çelişkilerini gidermek için çırpınıp durması, yeni koşul ve durumlara ilişkin sürekli olarak yetişmeye çalışmasındaki paradoksal zeminin sebebi de budur. Çünkü gelip geçici olmayan ilkesel bir başlangıçtan yoksun her girişim, gelişimi sürekli gerçekleştirilmesi gereken köklü bir değişim olarak algılama hatasına düşer.

Elbette, gelişim için değişim esastır, fakat köklü olanı değil! Öte yandan, eğitimin teorik değil pratik bir etkinlik olduğunu da unutmamak gerekiyor. Gelip geçici savsak ilkeler ya da kendi kendine böbürlenen değerlerle yola çıkıp, durmaksızın çelişkileri gidermeye, yeni koşul ve durumlara ayak uydurmaya çalışırken, dünya dönmeyi durdurmayacak ve zaman uçup gitmekten vazgeçmeyecektir. Ve bu şekilde geçen her zaman diliminde dünya daha bir bozulacak, bir arada yaşama olanaklarımız daha bir kısıtlanacaktır. Bu noktada, en açık haliyle ifade etmek gerekir ki, eğitim söz konusu olduğunda “yetişmeye çalışmak” her koşul, her durum ve her zamanda tümüyle bir hatadır!

***

Eğitimin neliğini anlayış biçimlerimiz bir bütün olarak hayatı anlayış biçimlerimizle büyük bir paralellik gösterir. Eğitim, birçok pedagogun sıklıkla ifade ettiği gibi tüm hayat boyunca süren bir etkinliktir. Ancak bu ifadedeki vurgu genellikle “tüm hayat boyunca” kalıbı üzerinde odaklanır, oysaki esas vurgu eğitimin hayat boyu sürmesinde değil, bir “etkinlik” olmasında yatmaktadır.

Şu halde şu soruyu sormalıyız derhal: Bir insanı eğitim etkinliğine katılmaya, yani eğitilmeye, dolayısıyla öğrenmeye motive eden şey nedir? Aceleci çağdaş bir bakış açısı bu soruyu “zorunluluk” olarak yanıtlamakta kuşkusuz ki pek çok materyal bulabilir kendine. Ne de olsa okuma-yazmayı öğrenirken hiç kimse bizzat şahsımıza danışma gereği duymamış ve öğrenim hayatımızın büyük çoğunluğuna hiçbir rıza göstermeden eşlik etmişizdir. Bununla birlikte, hemen her birimiz, okuma-yazma, toplama-çıkarma, sayma vb gibi şeyleri öğrenmenin hiç de bir gereksizlik olduğunu düşünmeyiz. İlginç! 21. yüzyıl yaşayıcıları olarak kullanmayı pek sevdiğimiz paradoksal bir zemin var burada:

“Evet, okuma-yazma, sayma ya da kendimizce gerekli gördüğümüz bir takım temel şeyleri öğrenmeliyiz, ancak daha fazlası niye gerekli olsun ki, bilhassa da istemiyorsak?”

Günümüzde her zamankinden çok eğitime yönelik haklılaştırılmaya çalışılan bir ilgisizlikle karşı karşıyayız. Eğitimin –bilhassa “temel” kısmından sonrasının– gereksiz olduğu düşüncesi zannedilenden çok daha fazla taraftar buluyor artık. Bu noktada bu sözde argümanların, birer safsatadan başka bir şey olmadığını göstermekte fayda var .

Bunun için, şu ayrıntı çok önemli: yazının başlığında dile getirilen “Niçin öğrenmeliyim?” sorusu aslında “Niçin daha fazla şey öğrenmeliyim?” sorusunun bir kısaltmasıdır. Çünkü insan, doğası gereği zaten öğrenen bir varlıktır. Ve öğrenen varlıklar olarak, okuma-yazma, sayma gibi şeyler çoklukla zannedildiği gibi temel öğreniler değildir –aksine bunlar oldukça gelişmiş öğrenilerdir. Elbette her birimiz, henüz dilin gelişmediği, yazının var olmadığı süreçlerde yaşayan insanların zorunlu olarak bir şeyler öğrenen fakat okuma-yazma, sayma gibi şeyleri öğrenmemiş insanlar olduklarını biliriz. Bu noktada düşünülmesi gereken şu: onlarla aramızdaki fark ne? Daha çok şey öğrenmiş olan bizler, onlara göre bir sürü gereksiz öğreniyle mi sürdürüyoruz yaşamımızı; yoksa daha çok şey öğrenmiş olmakla daha olanaklı bir hayat mı yaşıyoruz? Şu halde “Niçin daha fazla şey öğrenmeliyim?” sorusunun yanıtı gayet açık bir şekilde gösteriyor kendini: daha fazla olanak için! Peki, daha fazla olanağın yol açacağı sonuç nedir? Yanıt: özgürleşme… 

Eğitimin bir insanın bir arada yaşama alanlarına katılma olanağını var etmesi ve bu olanakları arttırabilmesi için bir insanın bilinçli bir şekilde özgürlüğünü kullanarak –bir başka ifadeyle özgürleşerek hareket etmesi gerekir çünkü . Bu yüzden öğrenirken herhangi bir şekilde değil, sorgulayıcı ve eleştirel bir şekilde olunması da gerekir. Çünkü özgürlük kavramı sorumluluk kavramıyla birlikte var olmasından ve burada yaşam boyu süreklilik arz eden bir sorumluluğun ifade edilmesinden dolayı, bu sorumluluğun tesisi ancak ve ancak eleştirel ve sorgulayıcı bir yaklaşımla gerçekleştirilebilir.

Eleştirel bir yaklaşım, önyargılardan arınmayı ve mantıksızlıktan kaçınmayı esas alır. Yani eğitim için önyargıları rafa kaldırarak işe koyulmak gerekiyor. Mevcut yanıtlara değil, sorulara odaklanmak. Yani bir takım değerleri benimsemek veya benimsetmek üzerine kurulu bir etkinlik değil eğitim. Açık ki, böyle bir zeminde eleştirel bir yapı inşa edilemez .

***     

Şu halde, her öğrencinin, her ne olursa olsun, eleştirel muhakeme olanaklarına erişmelerini sağlamak, eğitimin amacı açısından büyük önem taşıyor. Çünkü bu zihinsel erişim, özgürlük ve özgürleşme için vazgeçilmez bir ön şart olarak gösteriyor kendini. Nitekim bu şartın görmezden gelinmesi, her durumda daha fazla öğrenmeyi teşvik eden bir anlayış yerine vasatlığı esas alan bir anlayışın tercih edilmesine karşılık geliyor. Ve vasatlık, eğitim söz konusu olduğunda en tehlikeli sonuçları doğuran unsurların en başında gelir; bunu için dilerseniz özgür ve sorumlu birer birey olarak davranmayı öğrenemediğimiz durumlarda nasıl bir dünyanın ortaya çıktığını hatırlayabilir ya da gelişmiş teknolojik araçlarımızla nasıl bir dünyanın ortaya çıkabileceğini düşünebiliriz uzun uzun.

Eğitimin amacını bir arada yaşama alanlarımıza şu ya bu şekilde entegre olabilecek sıradan insanlar yetiştirmek olarak belirlediğiniz ölçüde eğitimde vasatlığı savunmak mümkündür. Peki eğitimin amacını, “sıradan insan” yetiştirmek olarak belirleyebilir miyiz? Ya da bireysel olarak sıradanlığı bir amaç olarak edinebilir miyiz? Düşününüz.

Vasatlığın verebileceği en iyi sonuç, kuru birer entelektüel donanım sahibi bireylerden başka bir şey değildir. Eleştirellik ise çok daha fazlasını sunar bize: çünkü eleştirellik bireyin sadece entelektüel donanım sahibi olmasını değil, aynı zamanda bu donanımı geliştirebilmesi, güncelleyebilmesi ve gerektiğinde değiştirebilmesi gibi oldukça kritik önemler arz eden araçları da sunar zihinlerimize. Nitekim vasat bir öğreni süreci sonucunda elde edilen belirli düzeydeki entelektüel donanımlar, bireye belli bir takım durumlar içinde yaşamını sürdürme olanaklarını sunarken; eleştirel bir öğreniyle elde edilen entelektüel donanım ve meziyetler bireye pek çok farklı durumlar içinde varolabilme olanaklarını sunar.

Entelektüel bir manipülasyondan başka bir şey olmayan eğitimde vasatlık yaklaşımları, özgür yurttaşları değil köleleri eğitir! Sorularla dolu bir zihin yerine, yanıtlarını mutlak birer değer olarak bulmuş zihinlerce kuşatılmış bir dünyada tanık olacağımız şey, bir arada yaşama olanaklarımızın artışı değil, giderek azalması olacaktır.

Fakat ortada büyük bir hata vardır: eğitimin yol açtığı politik gerilimler, aceleci bir şekilde öne sürüldüğü ve sıklıkla zannedildiği gibi yıkıcı değil, yapıcı gerilimlerdir. Yapıcıdır, çünkü gerilimlerinin odak noktasında, bireysel ayrıcalıklar değil, bir arada yaşama olanaklarını geliştirmeye ve artırmaya odaklanan etik endişeler ve entelektüel duyarlılıklar bulunur. Bu yüzden bu gerilimler demokratik bir zemin üzerindedir.

Bu noktadan sonra halen eğitimde vasatlığı şu ya da bu şekilde savunanlara karşı şu sorular sorulabilir haklı olarak:

  • Tam olarak neleri öğrenmemiz gerçekten de hiç gerekmemektedir?
  • Öğrenme söz konusu olduğunda ne zaman “bu kadarı yeterli” diyebiliriz?
  • Öğrenme eylemimiz ne aşamada durdurulması gereken bir eylemdir?
  • Eğitim ve onun bu işlevini gerçekleştirme eylemimiz olan öğrenme ne durumda bir gereklilik olmaktan çıkar?

Eğitim, eleştirel bir kültür içinde yeşerdiği gibi, eleştirel bir kültürü de hedefler. Ve elbette eleştirel bir kültür, politik gerilimleri besleyen bir kültürdür. Bu yüzden eğitime ilişkin pratik yaşamlarımızda bulunan başat bir sorun vardır: eğitim politik gerilimlere yol açan bir etkinliktir. Nitekim eğitimi belirli bir dozda kalması istenen bir etkinliğe dönüştürme çabalarının kökeninde de bu gerilimler bulunur. Ve bu yüzden birçok insan tarafından, bilhassa politik aktörler tarafından eğitimden çekinilir. Çekinilir, çünkü o, herhangi bir insana mevcut halinden çok daha nitelikli insan olma yollarını açar.

Eğitimin amacını ıskalayan ve onu sanki bir usta-çırak ilişkisi içinde pratik bir meziyeti edinme süreci olarak kavrayan vasat yaklaşımların tümü anlamsızlıklar içinde kıvranmaya mahkûmdur. Çünkü “bu kadarını öğrenmeye gerek yok” denebilecek şeylerin büyük çoğunluğu bir skandaldan ya da bir köleleştirme projesinden başka bir şey değildir. Üstelik bu vahim projeyi bizzat kendi kendimize bile uyguluyor olabiliriz!

Bir amacı olan eğitim etkinliğinin, vasatlık tarafından ortaya konan pek çok cezbedici söylemle daima mücadele etmek zorunda olduğu açıktır. Çünkü eğitim sayesinde elde edilen entelektüel donanım ve meziyetlerin dağıtılma biçimi belirli demokratik hisselere karşılık gelmektedir. Bu da eğitmenlerin belirli ilkelere uyma konusunda etik bir endişeyle hareket etmesini gerektiriyor.

Bu noktada eğitim etkinliğinin, hem toplumsal hem de uzman desteği içinde yürütülmesi gerektiği de tam bir açıklık kazanıyor. Nitekim eğitmenler bir yandan bir arada yaşama olanaklarının sürdürülmesi noktasında teorik bir düzlemde toplumsal olanı; bir yandan da sanatçılar, bilim insanları, filozoflar gibi insanlık tarihini şekillendiren düşünce üreticilerinin eleştirel bir temsiliyetini üstlenmekle yükümlü olan insanlardır. Bu yükümlülük içinde bir eğitmen, öncelikle ve esas olarak eğitimin amaçlarına yönelik, bilginin ve bilgi-dostu olmanın meşruiyetini var eden ve daima var etmesi gereken kişidir. Öyle ki, bu meşruiyet aynı zamanda insanlık için en başat yaşam projesi olan eğitimin bizzat kendisinin meşruiyetine de işaret eder. Şu halde bir eğitmen, düşünce üreticilerinin eleştirel temsiliyetini gerçekleştirerek, tüm insanların özgürlüğünü güvence altına alan ilkelerin taşıyıcısı ve koruyucusu olarak iş görmesi gereken aktördür.

Eğitim, amacı olan bir etkinlik olarak, her insan tekine ait bir hak ve sorumluluktur. Bununla birlikte herkes için özgürleştirici bir okul fikrinin insanlık tarihi için sadece iki yüzyıl, Türkiye içinse sadece bir yüzyıllık bir geçmişi bulunduğunu unutmamak gerekiyor. Ve şunu da asla unutmamak gerekiyor ki, tarihin büyük çoğunluğunda bir tür entegrasyon aracı olmaktan daha fazlası olmayan eğitim kurumları, halen bu mirası şu ya da bu şekilde bünyelerinde taşıyor. Bu yüzden, insanları belirli kalıplar içine sokmak için eğitimi bir araç olarak kullanan pek çok politik yaklaşım halen çok güçlü ve çok yaygın. Şu halde eğitim, kendi içinde bizzat kendine karşı da bir mücadele yürütmek durumundadır.

Bilgiyle ilişkilenmek istemediğimiz her an mevcut yanıtlarımız içinde boğulup kalacağımız açık bir gerçekliktir. Bu yüzden eğitimcilerin öğretmesi ve öğrencilerin öğrenmesi gereken ve eğitimde her şeyden daha önemli olan ve sadece başat olduğu için değil, aynı zamanda günümüzde en çok eksikliği hissedilen unsur olduğu için eğitimin amacını hatırlamamız gerekiyor: özgürleşmek; özgürleşmek için sorumluluklar üstlenmek. Dünya üzerinde kendimize korunaklı bir bölge inşa edebilmek için sosyal zorunluluklarla bir arada yaşamayı değil, sorumluluklarımızla bir arada yaşamayı seçmek. Etik bir endişeyle bir arada yaşama alanlarına katılmak.

Amacından koparılmış bir eğitimin yol açacağı en büyük sorun, sorumluluklarından arındırılmış insanların ortaya çıkmasıdır. Sorumluluklarından arındırılmış bir insanın süreceği yaşam biçimlerini düşününüz. Ve sorumluluklarından arındırılmış insanların bir arada nasıl yaşayabileceğini? İnsanın bir diğeri olmadan –dolayısıyla diğerleri olmadan– nasıl yaşayabileceğini tasavvur etmek bir hayli zordur. İşte bu yüzden, eğitimin amacı özgürleşmedir. Çünkü eğitim sürecinde ve eğitim sayesinde, kendimizden önce, başkası için öğreniriz, yani birbirimiz için öğreniriz, birbirimizden öğreniriz ve birbirimizle öğreniriz, birbirimize öğretiriz.

***

Son olarak, şöyle denebileceği kanaatini kuvvetle taşıyorum: Bir amaç uğruna yapılan eğitim, bir arada, birlikte, barış ve üreticilik içinde yaşayabilme olanaklarımızı var eden ve bu olanakları artırma noktasında en başat etkinlik olma niteliğini taşıyan bir insanlık projesinin adıdır. Ve böyle bir proje olarak tanımlanan eğitim, bir insanın özgür bir birey olabilmesi noktasında eleştirel ve rasyonel bir zihniyetle yaşama yaklaşılmasını ve bu yaklaşımın etik bir endişe eşliğinde gerçekleştirilmesini esas alır. Çünkü kuşku duyabilmemiz için kaçınılmaz ve kesin olanları kavrayabiliyor olmamız gerekir. Kısacası, yaşamlarımıza kuşkulu gözlerle bakarken birbirimiz için üretebilmemizin ve birbirimizle birlikte yaşayabilmemizin yegâne koşulu ilkesel bir kesinlik zemininde bulunuyor olmamızdan geçer.